Dört Başlıkta Cici Filmiyle Çocukluğunuzun Tozlu Sayfalarına Yolculuk: Siz Hiç Yazın Üşüdünüz mü?

dort-baslikta-cici-filmiyle-cocuklugunuzun-tozlu-sayfalarina-yolculuk-siz-hic-yazin-usudunuz-mu-XXcM6CQ8.jpg
Abone Ol
Daha Fazla

Netflix’te yayınlanan Berkun Oya’nın yazıp yönettiği Cici filmini izlediniz mi? Eğer izlemediyseniz kısa bir özet geçelim; 

Film, babalarını kaybettikten sonra köyden kente göç eden bir ailenin 30 yılın sonunda köydeki evlerinde tekrar bir araya gelmelerini konu alıyor. 30 yıl önce yaşanan olaylar bir insanın bu gününü etkileyebilir mi? Hadi gelin, beraber bakalım…

80’li yıllarda çocuk olmak

80’li yıllarda çocuk olmak dediğimizde bu yıllarda çocuk olanların aklına sobanın üzerinde kızartılmış ekmek, portakal kabuğu, kestane kokusu, cep telefonlarının olmadığı bir dönemde birbiriyle iletişim kurmanın orijinal yollarını bulan bir gençlik, her evde televizyon olmadığı için belli günlerde televizyon olan komşuların evinde toplanılarak izlenen programlar, gece yarısını geçtiğinde İstiklal Marşı ile yapılan televizyon kapanışları, sevilen müziklerin karışık kasetini doldurmak, her yere konulan danteller, leblebi tozuyla boğulma anıları gelir ve bunları anlattıkları bir sonraki nesiller yaşamadıkları bir döneme özlem duymaya başlarlar. Çünkü bu dönemin çocukları kurdukları küçük dünyalarında sosyal ve mutluymuş gibi algılanırlar. Peki, bu sade ve karmaşıklıktan uzak gibi görülen hayatlar gerçekten kolay mıydı?

Ebeveynlerin “ öğretme/ ders verme” adı altında yaptıkları davranışlar

Son zamanlarda ebeveyn-çocuk ilişkisi konusunda farkındalık artmış olsa da bazı durumlarda farkında olmadan olumsuz davranışlar görülebiliyor. 80’li yıllara baktığımızda çocuk psikolojisi, çocuğun hissettikleri ve düşündüklerinin önemsenmesinin aksine “toplumun kurallarına uyumlu”, “uslu”, “itaat eden” çocuk yetiştirmek önemliydi. Bir davranışı öğretmenin yolu da genellikle ceza olmaktaydı.

Cici filminde de buna rastlamak mümkün. Filmde, Bekir’in büyük oğlu Kadir, Bekir’e yardım etmesi için tutulan ve geceleri ahırda yatan Cemil’i ıslatır. Bunu gören Bekir’de oğluna ceza vermek amacıyla aynısını oğluna yapar. Hatta durumu biraz daha ileri götürerek Kadir’i gece bir süre dışarıda bırakır. Yaşanan olaya baktığımızda Kadir’in davranışı doğru değildir. Bekir’in niyeti iyi olsa da, davranışına yansıması olumsuzdur. Cemil’e baktığında, çocukluğundan ve kendi yaşadıklarından yansımalar gördüğü için Cemil’e yapılan olumsuz davranışı içselleştirir ve bunun da etkisiyle fazla tepki gösterir. Çocuğuna göstermiş olduğu davranış, bir yetişkinin davranışı değildir. Bir çocuğun akranına göstereceği davranış kalıbıdır. Bekir geçmişinde yaşadığı travmalar sebebiyle regresyon ( gerileme) tepkisi verir. Yani, istemsiz bir şekilde “çocuksulaşır.” Bizler de geçmişin travmatik çocuğunun, döngüsel bir şekilde travmayı tekrar üretişini izleriz ve bu çocuğu canavarlaştırarak ne kadar kötü bir “baba” deriz. 

Anneleri Havva’ya baktığımızda mutfaktan çıkmayan, temel ihtiyaçları gidermek haricinde çok fazla iletişim kurmayan, kendi hayallerini gerçekleştiremediği için depresyonda, hayal kırıklığına uğramış bir halde olduğunu görürüz. Çocuklarına karşı korumacı bir tutumu var ve çocuklarının onun yaşadıklarını yaşamasını istemiyor. Özellikle kızı Saliha’nın okumasını çok istiyor. Gerçekleştiremediği hayallerini onun üzerinden gerçekleştirme isteği var. Yani kızı onun için “gerçekleştiremediği hayallerinin projesi” aslında. Kendi umutsuzluk denizi içerisindeki tek umudu, çocukları olmuş. 

80’li yılların prototipi olarak incelediğimiz bu ailenin ebeveyn tutumlarında ceza, itaat, kendi hayallerini çocuklarına yükleme ve onların gerçekleştirmesi beklentisi içinde olma, sevgi temelli saygının yerine korku temelli bir saygının hakim olduğu bir yapı görüyoruz. Peki, bu şartlar altında yetişen çocukların günümüzdeki ebeveynlikleri nasıl oluyor?

Geçmiş yıllara göre; çocuğun fiziksel gelişiminin yanında psikolojik gelişiminin de önemli olduğu görüşü yaygınlaşmaya başladı. Ebeveynlerin kazandıkları bu farkındalıkla birlikte çocuklarına olan davranışlarının daha bilinçli olduğunu görmekteyiz. Ancak yine de, genelleme yapmadan şunu söyleyebiliriz; çocuklarının kendilerininkinden daha iyi bir çocukluk geçirmesini isteyen bazı ebeveynler, kendi travmatik geçmişlerini bir diğer kuşağa taşımaya devam ettiler. Otoriter ve kısıtlı imkanlarla büyüyen ebeveynler, çocuğunu otorite figürü haline getirdi.

Evet, korku temelli bir ebeveyn modelinin kabul edilmemesi ve değiştirilmesi sağlıklıdır. Ancak burada sağlıksız olan otoritenin çocuk olması, sınır ve kuralların olmadığı bir aile sisteminin oluşması oldu. Aynı zamanda, geçmişte istedikleri bölümü ve mesleği seçme şansı olmayan ebeveynler çocuklarına her türlü imkanı sağlamak amacıyla çocuğun ilgi alanına girmeyen, birden fazla alana ve eğitime çocuklarını yönlendirmeye başladılar. Birden fazla seçenek, pek çok ders ve etkinlik arasında koşuşturmak zorunda kalan günümüz çocukları bu defa da içlerinde bir boşlukla ne yapacağını bilemeyen, kolay tatmin olmayan, mutsuz çocuklar halini aldılar. Çünkü; bir şeyleri elde etmenin hazzını yaşayamadan her şey ellerine hazır olarak gelmeye başladı. Bunun yerine;

– Ailede hem ebeveynler hem de çocuklar tarafından kabul edilen temel kuralların olması 

– Sevgi temelli bir otoritenin benimsenmesi ( Otorite kitabının yazarı Richard Sennett; bu konuda, çocukların kendilerine yol gösterecek ve güven verecek bir otoriteye ihtiyaç duyduklarını söyler.)  

– Çocukların ilgi alanlarına yönelik eğitimlere yoğunlaşmak ( Birden fazla alanı denemek yerine çocuğun yeteneği ve ilgi alanını yansıtan alanlara yoğunlaşmak, çocuğun verimini ve motivasyonunu arttırır.) 

– Oyun zamanlarının başka etkinliklerle doldurulmaması 

– Bazı şeyleri kolay yoldan elde etmelerinin yerine, kendilerinin zor yoldan ulaşmalarına izin vererek başarmanın ve elde etmenin tatminini yaşamalarını sağlamak gerekir.

Çocukluk travmalarının yetişkinlikteki yansımaları

Filmde; 30 yıl sonrasında kardeşlerin en küçüğü Yusuf’u ilk kez, bavullarla eve gelirken görürüz. Oğluna döner ve “üşüdün mü?” diye sorar. Eşinin verdiği cevap ise, “çocuk yaz günü niye üşüsün?” olur. Yusuf’un ağzından bilinçsiz bir şekilde çıkan bu cümle aslında bir yaz gününde Kadir’in nasıl üşüdüğü ile ilgilidir. Geçmişte Yusuf’un babası ile olan ilişkisine baktığımızda bir sahnede babası ona “sen uslusun, hep uslu olacaksın değil mi?” der.

Ebeveynden gelen ilginin koşulunun uslu olmak ve itaat etmek olduğunu fark eden ve bu şekilde büyüyen bir çocuk yetişkin olduğunda da, karşısında otorite konumunda olan insanlara karşı pasif kalmaya devam eder. Ancak içindeki bastırılmış duyguların öfke patlamaları ile son bulması da olasıdır. Filmde de Yusuf, bir otorite figürü olarak gördüğü Kadir’le konuşurken tereddütlü ve çekingendir. Ama bir yandan da ona karşı öfke duymaktadır. Kadir, yaşadığı travmanın filmini çekerek ondan kurtulmak ve yüzleşmek ister. Ancak bu konuda başarılı olamaz ve depresyona girer. Yusuf ise; bunu kendine yapılmış bir “haksızlık” olarak görür. Çünkü o olayı kendi yaşamamış olsa da tanık olmuştur ve kendi de bu olaydan etkilenmiştir. 

Saliha’ya gelirsek; annesi kendi hayallerini kızının üzerinden gerçekleştirmek için babası öldükten sonra, Saliha istemediği halde Ankara’ya yerleşmişler. Saliha o sırada Cemil’i sevdiği için gitmek istememiş. 30 yıl sonra köye döndüklerinde Cemil’in hiç evlenmediği, Saliha’nın ise boşandığını öğreniyoruz. Saliha annesini affedemediği için terapiye gidiyor. Ancak annesinin kolundan çekerek götürdüğü küçük kızın onu affedemediğini söylüyor. 

Aynı aile içinde büyümüş üç çocuk, yaşadıkları olaylar aynı, fakat her birinin olayları algılayış şekilleri ve etkilenişleri ve dolayısıyla travmaları birbirinden farklı… 

Dr. Gabor Mate’e göre, travma olaylar değildir. Yunanca “yaralanmak” anlamına gelir. İnsanların size kötü bir şey yapmış olması gerekmez. Olması gereken iyi şeylerin olmaması da bizi yaralar der ve ekler; mesela insanları vurarak yaralayabilirsiniz. Aynı zamanda su vermeyerek, yani ihtiyaçlarını karşılamayarak da yaralayabilirsiniz. Duygusal ihtiyaçların karşılanmaması da bir travmadır. Travmayı bedeninizde bulunan “içsel bir yara” olarak düşünmek onu iyileştirmeye yardımcı olur.

Hayallerinizi unutabilir misiniz?

Havva’nın hafızasında gittikçe boşluklar oluşmaya başlar. Ancak bu boşluklarda kalan ve hemşirelik hayallerinin somut bir ifadesi olan tek şey tansiyon aleti pompasıdır. Çekimler sırasında kamera lensi temizleme pompasını tansiyon aleti pompası ile özdeşleştirir ve onu yanından ayırmaz. Asıl ölüm hayal etmeyi bırakmak değil midir?

Filmin sonunda Havva, kameraya yaklaşır “kimsin sen küçük kız, ne yaptın sen?” der ve sonrasında da “cici hemşire” diye yüzünü sever. Havva’nın hayatı boyunca kronik stresle ve buna eşlik eden uyku sorunları ile baş etmeye çalıştığını görüyoruz. Avrupa Nöroloji Kongresi’nde stres, üzüntü ve endişenin Alzheimer semptomlarının gelişmesinde etkili olduğu açıklanmıştır. Araştırmaya göre; aile üyelerinden birinin ölümü, parasal sorunlar, kazalar bazı yaşlılarda demansın gelişiminde etkili oluyor. 

Havva’nın hafızasından geriye kalan kısım; kendisi artık anlamlandıramıyor olsa da hemşirelik hayalleri ve eşinin ölümünden kendini suçlu tutması etrafında dönüyor. Bir taraf hayat veren, yaşatan hemşirelik hayalleriyle dans ediyorken, bir taraf eşinin ölümünden kendini sorumlu tutmasının suçluluğu içinde çırpınıyor. Hayat zıtlıklarla dolu…

Instagram

Bu Yazıya Tepki Ver

Tamamen Ücretsiz Olarak Bültenimize Abone Olabilirsin

Yeni haberlerden haberdar olmak için fırsatı kaçırma ve ücretsiz e-posta aboneliğini hemen başlat.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

reklam
reklam
Giriş Yap

MİNİMUM MAGAZİN ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Bizi Takip Edin